Seçimle geldiğin bir yerde, zamanı geldiğinde yine onurunla gitmesini bileceksin.
Çünkü makamlar insanlara verilmiş tapulu mülkler değildir.
Hele seçimle gelinen görevlerde…
Bugün seni o makama taşıyan iradenin, yarın aynı şekilde devam etmeyebileceğini bilerek oturacaksın o koltuğa.
Bazen insanın önündeki en zor karar, yeniden aday olup olmamak değildir.
Ne zaman çekilmesi gerektiğini bilmektir.
Uzun yıllar bir kurumun başında bulunabilirsiniz.
Yıllarca kürsülerde konuşabilir, seçimler kazanabilir, delegelerin güvenini arkanıza alabilirsiniz.
Ama hiçbir makam sonsuza kadar sürmez.
Günün birinde sandık önünüze gelir.
Ve sandık, geçmişteki başarılarınızdan yada başarısızlıklarınızda bağımsız olarak, o günün iradesini ortaya koyar.
İşte asıl sınav da tam burada başlar.
Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu'ndaki genel kurul sürecinde ortaya çıkan tablo, bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken bir örnek olarak karşımızda duruyor.
Yıllarca başkanlık yapmış bir ismin, görev sürecinin sonunda yeniden güçlü bir şekilde yarışın içinde kalamaması ve genel kurul salonundaki tablonun geçmişteki dönemlerden çok farklı bir noktaya gelmesi, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Bütün bunlara değer miydi?
Buradaki mesele bir seçimi kazanmak ya da kaybetmek değil.
Seçim kaybedilebilir.
Demokratik yarışın doğasında bu vardır.
Asıl mesele, insanın kendi siyasi ve kurumsal yolculuğunun hangi noktada tamamlanması gerektiğini görebilmesidir.
Çünkü bazen insanın kazanacağı en önemli seçim, zamanında çekilmeyi bilmektir.
19 yıl…
Az bir süre değil.
Bir kurumun başında 19 yıl kalmak, ciddi bir tecrübe ve büyük bir sorumluluk anlamına gelir.
Fakat 19 yılın sonunda geriye nasıl bir görüntü bıraktığınız da en az o 19 yıl kadar önemlidir.
Çünkü insanlar yalnızca ne kadar süre görev yaptığınızı değil, nasıl başladığınızı ve nasıl ayrıldığınızı da hatırlar.
Makamdayken güçlü görünmek kolaydır.
Asıl mesele, makamın artık sizin olmadığını anladığınız anda göstereceğiniz tavırdır.
İşte o an, insanın gerçek ağırlığı ortaya çıkar.
Koltukta kalmak için son ana kadar direnmek başka şeydir.
Kurumun geleceğini düşünerek, zamanı geldiğinde bayrağı devretmek başka…
Birincisinde makam merkezde olur.
İkincisinde kurum.
Ve geride bırakılacak en değerli miras da zaten budur.
Çünkü kurumlar kişilerle başlamaz, kişilerle bitmez.
Başkanlar gelir, başkanlar gider.
Yönetimler değişir.
Delegelerin iradesi değişir.
Ama kurumlar yaşamaya devam eder.
Bu nedenle seçimle gelinen her makamda şu cümle akıldan çıkarılmamalı:
“Ben bu koltuğun sahibi değilim; belli bir süre için emanetçisiyim.”
Emanet zamanı geldiğinde teslim edilir.
Hem de mümkünse alkışlarla…
Kırgınlıklarla, tartışmalarla, yalnızlaşarak değil.
Çünkü bazen insanın büyüklüğü, ne kadar uzun süre koltukta kaldığıyla değil;
O koltuktan ne zaman ve nasıl kalktığıyla ölçülür.
Ve geriye tek bir soru kalır:
19 yılın sonunda hatırlanmak mı daha önemliydi, yoksa o 19 yılı nasıl tamamladığın mı?
Cevabını elbette herkes kendi vicdanında verecek.
Ama değişmeyen bir gerçek var:
Makam geçicidir. İtibar ise insanın ayrılırken bıraktığı izdir.
19 Yıl TESK de başkanlık yapmışsın bu şekilde ayrılmak yerine “ben artık aday değilim yeni heyecanların yeni yönetimlerin önlerini açmak için aday olmuyorum. Yeni gelecek yönetime bayrağı teslim ediyorum onlara elimden geldiğince destek vereceğim” desen. O salondan omuzlarda ayrılırdın. Camianın abisi onursal başkanı olarak kalırdın. Ama öyle olmadı neredeyse genel kurulu tek başına terk etmek zorunda kaldın. Şimdi hatırlarda bu son halin kalacak.
Geldiğin yere bir şekilde gelir insan asıl önemli olan geldiğin yerden ayrılırken nasıl gideceğini bilmektir. Bunun gibi birçok örnek var bir zamanlar makamların kralıyken ağasıyken paşasıyken şimdi o makamları bırakın, o kurumların kapısından giremeyenler var.
Neden? Gelmesini bildikleri gibi gitmesini bilmedikleri için.
