Takvimler şubat ayını gösterdiğinde, dünyanın dört bir yanını saran o malum telaşı hepimiz çok iyi biliyoruz.
Şehirlerin her köşesi kırmızıya boyanır, vitrinler kalplerle süslenir ve havada taze kesilmiş güllerin o tanıdık kokusu asılı kalır. 14 Şubat, aşkın bir şölene dönüştüğü, sevginin sembollerle mühürlendiği o meşhur tarih olarak hafızalarımıza adeta kazınmış durumdadır. Herkes o günü bekler, herkes o gün için planlar yapar.
Peki ya bu gösterişli kutlamanın sadece birkaç gün öncesinde, takvimin tozlu raflarında sessizce bekleyen o diğer tarihten haberiniz var mı? 09 Şubat... Bu tarih, parıltılı ambalaj kâğıtlarının arkasına gizlenmiş, popüler kültürün gürültüsünde sesi boğulmuş ama aslında bir insanın kendisine verebileceği en büyük hediyeyi müjdeleyen bir gündür.
Sayın okuyucu, parmaklarınızın ucundaki o sonsuz bilgi denizine, yani internete sığınmak için acele etme. Henüz arama motorunun o beyaz boşluğuna "09 Şubat nedir?" diye yazma dürtünüzü dizginleyin. Sizi, bilginin hızla tüketilip unutulduğu o dijital labirentten önce, satırların arasına gizlenmiş bir keşfe davet ediyorum.
"Gerçek bir keşif, sadece yeni yerler görmek değil, olaylara yeni gözlerle bakmaktır."
Aşağıda okuyacağınız her kelime, 09 Şubat’ın o derin ve hayati manasını size fısıldayacaktır. Bu yazı bittiğinde, o tarihin sadece bir rakamdan ibaret olmadığını, aksine yeni bir başlangıcın, temiz bir nefesin ve iradenin zaferinin sembolü olduğunu göreceksiniz.
Öğrencilik dönemlerin de başımda kavak yellerinin estiği yıllardı. Yüreğime demir atmış bir siluet vardı: Dışarıdan bakıldığında estetiğin ve zarafetin kusursuz bir tezahürü gibi duran, ancak o porselen kabuğun altında vaktinden önce hazanı yaşamaya başlamış bir ruh. Onun güzelliği, bir sanat eserinin trajedisini taşıyordu; uzaktan bakanlar için parıltılı bir vaha, yakınına sokulanlar içinse yaşam enerjisinin vücudundan çekildiği kurak bir iklimdi. Sanki damarlarında akan o hayati sıvı, var olmanın ağırlığına daha fazla dayanamayarak yavaşlamış, yerçekimine yenik düşmüştü. Onu bir ışık kaynağı sanıp yaklaşanlar, bu ışığın aslında sönmek üzere olan bir mumun son çırpınışları olduğunu fark ederdi. Onun yanında yüreğim, dünyanın gri detaylarına gözlerini yumar, imkansızın ve mükemmelin renklerine uyanma haline geçerdi.
Onu içten içe kemiren, o taze yaşlarını hoyratça tüketen şey kötü alışkanlıklarıydı. Kötü alışkanlık, onun gençliğini bir güve gibi yiyordu. Akranları çiçek kokarken, onun teni is kokardı, duman kokardı. Bu koku onu hayattan yavaş yavaş kopardı. Adımları ağırlaştı, gözlerinin feri söndü ve nihayetinde çevresindeki herkes gibi ben de bu hüzünlü tükenişten uzaklaştım. Yıllar sonra aldığım bir haber ise acı gerçeği tescilledi: O eski güzelliğinden eser kalmamış, "canlı bir cenazeye" dönüşmüştü.
Onun güzelliği, sessiz bir erozyonun pençesinde, kendi özünü ağır ağır tüketirdi. Onun hikayesi de bir büyüme değil, aksine bir çözülme hikayesiydi. Gençliğin o deli enerjisi, sahte tesellilerin dumanlı sislerinde bir mum gibi eriyordu. Akranları hayatın taze kokusunu üzerlerinde bir madalya gibi taşırken; o, kendi seçtiği karanlığın kesif kokusuna bürünmüştü. Duman sadece ciğerlerini değil, sanki ruhunun o pırıltılı dokusunu da karartıyordu.
Zamanla, yaşamın o canlı ritmi yerini ağır bir aksaklığa bıraktı; gözlerindeki yaşama istenci, yerini donuk bir boşluğa terk etti. Arkadaşları hüzünlü çöküşünü görmemek için mesafelerin ardına sığındı. Yıllar sonra yankılanan o haber ise sadece malumu ilan ediyordu: Karşımızda artık o eski güzelliğin bir hatırası bile yoktu; o artık, ölümün henüz teslim almadığı ama yaşamın çoktan terk ettiği, "et ve kemikten bir gölgeye" dönüşmüştü.
Onla benim aramda iki tür ateş vardı: Biri benim içimde yükselen, yaşam vaat eden bir güneş; diğeri onun dudaklarında sönen, ölümü kutsayan bir kor. Tutkunun o gürültülü sesi, onun içindeki bu sessiz yıkımın çatırtılarını duymamı engellemişti. Ben onu sevdiğimi sanırken, aslında bir yok oluş törenini izliyormuşum. Onun kalbi benim için değil, her nefeste biraz daha yaklaştığı o beyaz kefenli zehir için çarpıyordu. Kara sevda bir hayata tutunmaktır; o ise kararmış bir ciğerin gölgesinde, kendi sonuna meftun olmuştu.
İnsan bilinci, olumsuzluğun isli pençesine düştüğünde, varoluşunu kendi eliyle zehirleyen bir trajedi aktörüne dönüşür. Bu durum, sadece bir duygu değişimi değil; ruhun, kendi yıkımını arzulayan bir tiryaki gibi kederden beslenmeye başlamasıdır.
Zihin koridorlarına sızan her karanlık düşünce, tıpkı ciğerlere çekilen o ilk duman gibi, önce sessizce yerleşir, sonra bir ihtiyaç haline gelir. Akıl, kendi inşa ettiği bu melankoli hapishanesinin parmaklıklarını parlatırken; özgür irade, yerini yıkıcı bir döngünün sinsi konforuna bırakır. Sonuçta insan, artık sadece düşünen bir canlı değil; kendi trajedisinin dumanında boğulurken bile o zehirden vazgeçemeyen bir "gölge bağımlısı olur"
Bu süreç sinsi bir sarmaşığa benzer; sizi sarıp sarmalarken başlangıçta acı vermez, hatta bu karamsarlığa alışırsınız. Ancak iş işten geçtiğinde, ruhunuzun o zehirli dumanla karardığını fark edersiniz.
İnsan, dumanın gri perdesi arkasından bakınca zihninizdeki puslu atmosferin dağıldığını zanneder; oysa sadece kendi bakışını bulandırmıştır. Parmaklarınızın arasındaki o geçici ateşin sağladığı sahte teselliye veda ettiğiniz an, evrenin gerçek renkleri tüm ihtişamıyla önünüze serilecektir. Zihni özgürleştirmek, bir bağımlılığın puslu görüntüsünden geçmek değil, o pusun hiç var olmadığı bir dinginlikte nefes alabilmektir.
Her nefeste içine çektiğin duman içsel fırtınaları dindirdiğini sanırken, aslında sadece dışarıdaki karanlığı içeriye davet ediyorsun. Oysa o küçük yangının dumanına ihtiyaç duymadan bulutları dağıtmayı başardığınızda, hayatın o güne dek hiç tatmadığınız berrak ve kristalize bir neşeyle dolu olduğunu göreceksiniz. Gerçek görüş, ateşin yardımıyla değil, ateşin esaretinden kurtularak kazanılır.
Kendinize bir şans verin. Duman ile yaşayanlar duman olmadan ruhunuzu bu görünmez dumanlardan arındırın ve hayatın size sunacağı mucizelere yer açın.
Deneyin ve görün; haklı olduğumu anlayacaksınız.
