Suriye İngilizlerin eline geçtiğinde Sir Hamilton Şam'a vali olarak atanır. Kendisine "Müslümanlar kıyama kalacakları zaman Allahuekber diye nida ederler, bu sesi duyunca mutlaka bize karşı ayaklanma vardır, dikkatli ol" diye sıkı sıkıya tembih ederler.
O Şam'a gece gelmiş olacak ki, sabah ezanı okunurken heyecanla yatağından kalkar elbisesini giyinir, silahını kuşanır ve askerleri ile birlikte kaldığı otelden dışarı fırlar. Bakarlar ki, yaşlı bir adam camiye gidiyor. Adamı karga tulumba Hamilton'un yanına getirirler. Yaşlı adam ile aralarında şöyle bir konuşma geçer. Hamilton
_ Allahuekber diye ne bağırıyorsunuz?
_ Sabah ezanı okunuyor.
_ Neden böyle yüksek sesle nida ediliyor?
_ İmam namaz vaktinin geldiğini duyuruyor ve cemaati namaz kılmaya davet ediyor.
_ Sizin klığıdığınız namazın Britanya imparatorluğuna bir zararı varmı?
_ Hayır efendim, kimseye zararı yok.
_ Öyle ise siz sabaha kadar namaz kılın, akşama kadar oruç tutun.
Bu örnek, Batı'nın sömürüye dayalı çıkarları ile çelişmediği sürece, onlara göre bizim ne yaptığımızın bir önemi olmadığını gösteriyor. Yeter ki onlarla rekabete girmeyelim ve menfaatlerine dokunmayalım.
Ne var ki, İslamiyet bize uysal koyun gibi teslim olmayı ve başımızı eğmeyi değil, inanç değerlerimiz İçin sonuna kadar zalimle mücadele etmeyi emrediyor. Milletleri uluslararası alanda başarılı yapan ve itibar kazandıran şey önce manevi güç, sonra askeri alanda kuvvetli olmaktır. Bu ikisinin bir arada olması dosta güven, düşmana korku verir. Bu nedenle İslâm ülkeleri; gücün haklılık sebebi kabul edildiği ve güçsüz olanların ezilmeye mahkûm edildiği günümüzde, Batı'nın razı olduğu bir din anlayışını benimsemeye hakları olmamalıdır. Batı'nın memnun olduğu teslimiyetçi bir dini hayattan Allah'in (c.c.) razı olacağına inanmıyorum.
Allah'ın (c.c.) tüm İslâm ülkelerinde razı olacağı bir dini hayatı yeniden tesis etmesi ve Müslümanları içinde bulundukları zilletten kurtarması dua ve dileklerimle.
