Canım Sıkılıyor Dostlar-7 Atma Ahmet; Din Kardeşiyiz!
Canım Sıkılıyor Dostlar-7 Atma Ahmet; Din Kardeşiyiz!
Cübbeli Ahmet Hocamız (?), -sahih hadis olduğunu vurgulayarak-, “Arap'ı sevmek imandır, sevmemek kafirliktir.” buyurmuş.
Cübbeli Ahmet Hocamız (?), -sahih hadis olduğunu vurgulayarak-, “Arap'ı sevmek imandır, sevmemek kafirliktir.” buyurmuş.
Hadisin sahih olduğu konusunda ciddî tereddütler var. Genel kanaat sahih olmadığı yönünde.
Bana göre de….
Yani ki Cübbeli Hoca “HALT ETMİŞ.”
Karşısındaki beynini kullanmaktan aciz insanlar sessizce kabul etmiş; Kur’an’da düşünmeyi-akıl etmeyi emreden yüzlerce ayeti bir anda yok saymışlar. Nakli yeterli bulmuşlar.
Şaşırdım mı? Hayır!
Bizim MÜSLÜMANLARIN tipik davranışı…
Ya da Müslümanlığı, Arap seviciliğine-hayranlığına indirgeyen sığ kafa ve aşktan nasipsiz gönüllerin sorgulamasız teslimiyeti…
Bu tutumun İslâm’da yeri var mı?
Bence hayır. İslâm önce düşünmeyi-akıl etmeyi emreder.
Önce tarihten iki olay ve bir soru…
Ümmül Kays’ın muhaciri (Müslüman olan Mekkeli Araplar) ve mal-mülk- hanım için Medine’ye hicret edenler de aşk ile sevileceklerden/hayran olunacaklardan mı?
Ümmül Kays muhaciri kim mi? Daha önce yazmıştım. Bulabilirsiniz veya Arapçılara sorunuz. Bakalım ne anlatacaklar. Ya Hint bin Utbe ve Vahşi? Hz. Hamza’yı öldürüp ciğerini yiyenler (ısıranlar) ve sonradan Müslüman olduklarında Peygamber Efendimizin gözüm görmesin dedikleri?
Soru: Hint’i, Ümmül Kays’ın muhacirini sevmeyenler de kafir mi Oluyorlar?Onları sevmeyenler de kafir mi oluyorlar?
Sonra: bir ayet ve bir hadis:
“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sâhib çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık. Şunu unutmayın ki ALLÂH'ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, TAKVADA EN İLERİ olandır. Muhakkak ki ALLÂH herşeyi bilir, her şeyden hakkıyla haberdârdır.” (Hucurat 13)
“Ameller, niyetlere göredir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti, Allah'a ve Rasûlüne hicret etmekse eline geçecek sevap da Allah ve resûlüne hicret sevabıdır.”
Hadislerin bir bölümü tartışmalıdır. Ancak bu hadisin sahih olduğu kesindir.
Peki… Bu konuda Kur’an ne diyor?
Tek bir Ayet ve meali üzerinde duracağız.
Cenabı Allah Hucurat-14 de buyuruyorki:
“Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â (şey’en), innallâhe gafûrun rahîm (rahîmun).”
Mehmet Okuyan ayetin meâlini: “Göçebe Araplar “İman ettik!” dediler. De ki: “Siz (henüz) iman etmediniz ama ‘Teslim olduk!’ deyin! (Çünkü) iman henüz kalplerinize yerleşmedi. Allah’a ve Elçisine itaat ederseniz (Allah) işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez.” Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” olarak vermektedir.
“https://mealler.org/SureveAyetler.aspx?sureid=049&ayet=014” sitesinde ayetin meali ile ilgili 43 kaynaktan alıntılar bulunmaktadır. Bunlar içinde, bir çok kaynakta verilen bilgilerin önyargılı ve kişisel olduğu görülmektedir. “A’rabu” ifadesinin tevil edilmeye çalışıldığı görülmektedir.
Şunu da unutmamak gerekir ki: Mealler Kuran-ı Kerim’in birebir anlamı olmaktan ziyade, yazarının Kur’an’dan ne anladığını ifade eder.
Söz konusu ayetin ilk bölümünde, “iman ettik diyen A’rablar”dan bahsedilmekte; ancak imanlarının henüz kalblerine inmediği bildirilmektedir.
Bakınız ayette açık olan “Araplar” ifadesi 43 mealde nasıl verilmiştir.
Kırk üç ayetten 33’ünde Arap kelimesi “Bedevî” olarak verilmiştir. Yani ki yazarlar, “Arap” veya “A’rab” kelimesini kullanmayıp, bedevi kelimesini kullanmışlardır. Daha açıkçası Allah’ın ayetinin anlamını değiştirmişler; kendi düşüncelerini Cenab-ı Allah’ın kitabına sokmuşlardır.
Kalan 10 mealde üçer tane “göçebe Arap”, “bedevi Arap” ve bir tane “çöl Arabı” ifadesi bulunmaktadır. Sadece 3 mealde doğrudan Arap(b)-Arabî kelimeleri kullanılmıştır.
Buna göre, ayette Arapların Müslümanlığa girdiklerinden ve fakat imanlarının kalblerine inmediğinden bahsedilmektedir.
Bizim meal yazarları ise, bu ALLAH’IN KELAMINI Araplara yakıştıramadıklarından meallerde tevil yapmaktadırlar.
Bunu yaparken de şu aşağıdaki 3 ayeti göz ardı etmektedirler:
Onların (kitap ehlinin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz! Oysa onlardan bir grup, Allah’ın kelamını duyarlar da iyice anladıktan sonra bilerek onu tahrif ederler(di). (Bakara 75)
Şüphesiz ki onlardan (kitap ehlinden) bir grup, (okuduklarını) kitaptan sanasınız diye Kitab'ı (Tevrat’ı okurken) dillerini eğip bükerler. (Oysa) o (okudukları), Kitaptan (Tevrat’tan) değildir. (Söyledikleri) Allah katından olmadığı hâlde “O, Allah katındandır.” derler. Allah hakkında bilerek yalan söylerler. (Ali İmran 78)
Ayetlerimiz hakkında eğriliğe sapanlar bize gizli kalmazlar. Kıyamet günü ateşin içine atılacak olan mı hayırlıdır; yoksa (huzurumuza) güvenle gelecek olan mı? Dilediğinizi yapın! Şüphesiz ki O yaptıklarınızı görendir. (Fussilet 40)
Tüm bu değerlendirmeleri yaparken, Cahiliye dönemi ve asrı saadette Arabistan’ın sosyal yapısı ve “A’rab” kelimesinin Kur’an’daki kullanımını ve anlamını araştırmak şart olmaktadır.
Kur’an-ı Kerîm’de “ğayın, r ve b” kökünden gelen kelimeler 3 şekilde geçmektedir.[1]
- Düşkün veya yadırganmayan anlamına gelen “URUB”,
- Arapça anlamında kullanılan “ARABİYY”,
- Bedeviler anlamında kullanılan “A’RABU”
Bu kelimeler içerisinde konumuzla ilgili olan A’RABU’dur. Her ne kadar meal yazarları tarafından “bedevî” veya “Bedevî Araplar” olarak yorumlansa da, milli kimlik oluşmamış; coğrafi bir isimlendirme olarak kalmıştır. Tıpkı, Kafkas göçmenlerinin Çerkez-Gürcü, tüm Karadenizlilerin Laz, Güneydoğu Anadolu bölgemizin Kürt olarak tanımlanması gibi.
Cahiliye dönemine ait ve kabileciliğin zirvesi olarak tanımlanan “Mu’allakalar”da (7 veya 10 meşhur şairin şiirleri) Arab sözü neredeyse hiç geçmemekte iken; kimlik tanımlanması “kabile-soy-yaşadığı coğrafya (bölge) ve kişisel değerler”e dayanmaktadır. Kısacası “A’rab” bölgeye atfedilen bir tanımlama olarak karşımıza çıkmaktadır.
Acıdır ki, İslâm’ın kabile asabiyesini reddetmesine rağmen dört halife döneminde de kabilecilik ön plandadır. O kadar ki, Peygamber Efendimizin vefatında Ensar ve Muhacirler kendilerinden birinin halife seçilmesi için çekişmişlerdir. Akabinde ilk beş halifeden dördü (Hz. Hasan da dahil) şehit edilmelerinin arka planında asabiye etken olmuştur.
Şurası bir gerçektir ki, Araplar, tarih boyunca asla millet şuuruna erişememiş; -en fazla olarak- kabileler federasyonu halinde varlıklarını sürdürmektedirler. Halen de bu durum değişmediğinden uluslararası siyasette etkisiz kalmaktadırlar.
Hicri 2.-3. yüzyılda İslâm devletinin genişlemesi ve diğer milletlerle-topluluklarla karşılaşması sonrasında, Arap toplumu kabilelerin kökenleri araştırmaya başlamıştır. O zamana kadar Arap toplumunda bulunan kabileler sınıflandırılmıştır. Bu sınıflama da “bütünleşme” amacından çok kanile asabiyesini hedeflemiştir.
Buna göre:
a) Arab-ı bâide. Eski tarihlerde yaşayıp, daha sonra çeşitli sebeplerle yok olan kabilelerdir.
b) Arab-ı bâkiye. Soyları devam eden Araplar’dır. İki ana guruptur.
1. Arab-ı Âribe. Anavatanları Yemen olan Kahtânîler ve kolları Cürhüm ve Ya‘rub bu grubu oluşturmuştur. Bu kabileler değişik zamanlarda Arabistan’ın çeşitli bölgelerine yerleşmişlerdir.
2. Arab-ı Müsta‘ribe (Arab-ı Mütearribe). Menşe itibariyle Arap olmayıp sonradan Araplaşan kabilelerdir. Adnânîler, İsmâilîler, Meaddîler, Nizârîler ve Hz. İbrâhim ile oğlu İsmâil de bu gruptandır.[2]
Devam edeceğiz…
[1] Mehmet Okuyan, KUR'ÄN-I KERIM'DE ÇOK ANLAMLILIK. https://dn790003.ca.archive.org/0/items/ Kuran-Kerimzerine-Meal-TefsirTecvidVbKitaplar/Mehmet-Okuyan-Kuran-i-Kerimde-Cok-Anlamlilik.pdf
[2] Adnan, Peygamber Efendimiz’in yirmi birinci göbekten atasıdır. Yani Peygamber Efendimiz Arap değil; Araplaşmış bir soydan gelmektedir. (İslam Ansiklop.)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

