Yaşamak Bir Cürettir
Yaşamak Bir Cürettir
Gecenin bir yarısı, tavanın karanlığına diktiğiniz gözlerinizde beliren o hayaletleri tanırsınız. Adına "Keşke" denen, hiç doğmamış zaferlerin hayaletleridir onlar.
Gecenin bir yarısı, tavanın karanlığına diktiğiniz gözlerinizde beliren o hayaletleri tanırsınız. Adına "Keşke" denen, hiç doğmamış zaferlerin hayaletleridir onlar.
Bugün durduğunuz yerin iki fersah ötesinde; sözünü sakınmayan, adımlarını tereddütsüz atan, hak ettiği hayatın direksiyonuna geçmiş bir başka "siz" duruyor olabilirdi. Bir fırtına koptu da mı yıkıldınız? Hayır. Bir düşman ordusu mu kuşattı yolunuzu? Asla. Siz sadece, güvenli kıyının çürütücü konforundan ayrılmaya cesaret edemediniz. Ayaklarınız yere sağlam basarken, ruhunuz yerinde saydı.
Çünkü yaşamak, her nefeste bilinmezin karanlığına bir kibrit çakmayı göze almaktır; oysa siz karanlıkta oturup şafağın kendiliğinden sökmesini beklediniz.
Burada bahsettiğim şey; masadaki yeşil çuhaya kaderini fırlatıp atan bir kumarbazın şuursuz hevesi değildir. Bir zardan medet ummak risk almak değil, iradeyi kör bir tesadüfe teslim etmektir. Hayatın asil riski, insanın kendi varlığını masaya koyabilmesidir; kalbini, aklını ve onurunu sahaya sürmesidir.
Bakın çevrenize, hayat nerede nefes alıp veriyor?
Kürsüye doğru atılan o üç adımlık mesafede… Spot ışıkları gözlerinizi kamaştırırken, yüzlerce çift gözün ağırlığı göğsünüze bir dağ gibi bindiğinde ve boğazınız kuruyup sesiniz titremeye başladığında oradasınızdır. Kötü bir konuşma yapma, alay konusu olma, tökezleme ihtimali bir giyotin gibi başınızın üzerinde sallanır. Ama o mikrofona uzanıp ilk kelimeyi fısıldadığınız an, sadece bir konuşma yapmazsınız; korkunun üzerindeki örtüyü yırtıp atarsınız.
Bir iş yerinde, herkesin fısıltıyla şikâyet ettiği ama kimsenin sorumluluğunu almaya yanaşmadığı o ağır kapıyı çalarken… "Bu göreve ben talibim" demek; başarısızlığın, yetersiz kalmanın, tenkit edilmenin soğuk rüzgârını göğüslemektir. Kenarda oturup başkalarının hatalarını izleyen bilge bir seyirci olmak kolaydır; asıl kahramanlık, çamurlu sahaya inip formayı terletmektir.
Ya da bir kafede, gözlerinizin birkaç saniyeliğine kilitlendiği o yabancının masasına doğru yürürken… Kalbiniz kaburganızı kıracakmış gibi çarpar. Dilinizin ucunda tek bir cümle vardır ve karşınızdan gelecek soğuk bir "Hayır" cevabı, benliğinizi birkaç günlüğüne yerle bir edebilir. Fakat o masaya doğru adım atmazsanız, o masada ömrünüz boyunca zihninizde dönüp duracak zehirli bir cevapsızlık bırakırsınız. Reddedilmek bir sondur, geçip gider; ama hiç sormamak, ruhu kemiren müebbet bir şüphedir.
İnsan en çok, kaybetmekten korktuğu an her şeyini kaybeder. Bir savaşa, sırf yara almaktan korktuğunuz için girmiyorsanız; henüz kılıcınızı çekmeden mağlubiyeti tescillemişsiniz demektir.
Oysa ruhun dengesi, bileşik kaplar misali çalışır:
Zihninizdeki kaybetme ihtimalini bir felaket senaryosu olmaktan çıkarıp hayatın doğal bir vergisi olarak kabullendiğiniz an, omuzlarınızdaki görünmez yük hafifler. "Kaybedebilirim, reddedilebilirim, rezil olabilirim… Ne çıkar?" diyebilen bir insanın gözlerindeki sakin ışıltıyı hiçbir yenilgi söndüremez. Korku azaldıkça özgüven yükselir; özgüven yükseldikçe de o korkulan uçurumlar, üzerinden rahatça atlanan küçük yarıklara dönüşür.
Kaybettiğinde dahi kazanan insanları gördünüz mü hiç?
Kürsüde dili sürçtüğü için yerin dibine geçen ama ertesi sabah dik durup hatasını tartan hatip, artık dünkünden fersah fersah güçlüdür. O görevi üstlenip bocalayan ama eksiklerini alın teriyle kapatan yönetici, konfor alanında uyuklayan yüzlerce meslektaşından daha diridir.
Sevdiğine duygularını açıp kapıdan geri dönen o aşık, gururunun küçük bir sıyrığıyla yaşamayı öğrenmiş, ama hayata karşı bir borcu kalmamış bir iç huzuruna ermiştir.
Hata yapmak, yaşayan bir kalbin en sahici kanıtıdır. Asıl korkunç olan, kusursuz görünmek uğruna tek bir hata bile yapmadan, tek bir çiziği olmadan müzeye kaldırılan porselen bir vazo gibi yaşamaktır. Bir porselen gibi kırılmaktan sakınarak mı yaşlanacaksınız, yoksa her yaranın kabuğundan yeni bir bilgelik devşiren bir çınar gibi mi serpileceksiniz?
Şimdi, geçmişin tozlu koridorlarına dönüp bir bakın.
Elinizden kayıp giden trenlere, söylenmemiş sözlere, çekmecelerde sararan projelere, edilmemiş itiraflara bakın… Onları sizden çalan kader değildi; sadece o eşiği atlayamayan ürkekliğinizdi.
Hayat, kenarda durup suyun ısınmasını bekleyenleri değil; fırtınalı denize gözünü kırpmadan dalanları hatırlar. Korkuyu öldüremezsiniz, o hep kapıda bekleyecek. Fakat ona rağmen yürüyebilirsiniz.
Bir hedefin mi var? Masadan kalk.
Kürsü seni mi çağırıyor? Bırak dizlerin titresin, yine de yürü.
Aşk mı kapında? Git ve o kapıyı çal; arkasında sessizlik bile olsa, çaldığın bilinsin.
Çünkü hayatın sonunda insana acı veren şeyler denediği ve başaramadığı işler değil; yapabileceğini bildiği halde cesaret edemediği ihtimallerin feryadıdır.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

