Canım Sıkılıyor Dostlar-8 Atma be Ahmet; Din Kardeşiyiz!
Canım Sıkılıyor Dostlar-8 Atma be Ahmet; Din Kardeşiyiz!
Geçen haftaki yazımızda, Arabofillerimizin (?) sahih olmayan bir hadise dayanarak “Müslüman=Arabofili” tezini nasıl dayattıklarını; “Arap” kelimesinin bir milleti değil kabileler topluluğunu kapsadığını anlatmıştık.
Geçen haftaki yazımızda, Arabofillerimizin (?) sahih olmayan bir hadise dayanarak “Müslüman=Arabofili” tezini nasıl dayattıklarını; “Arap” kelimesinin bir milleti değil kabileler topluluğunu kapsadığını anlatmıştık.
Keza, Hucurat 14’te Cenabı Allah, müslümanlığa giren ve fakat imanları kalblerine inmeyen A’rablardan bahseder.
Bizim meal yazarları, -çoğunlukla- bu ifadeyi “bedevi A’rablar” olarak yorumlamaktadırlar. Hasan Basri Çantay ve Mehmet Okuyan Hocaların tefsirlerinde ise, Ben-i Esed kabilesinden bahsedilmektedir. Okuyan Hoca, “ayetin iniş sebebi bu da, başka şeyler de olabilir. Ancak mesajın genel ve evrensel olduğunu bilmekte yarar vardır.” demektedir.
Konuyu daha derinliğine anlayabilmek için, cahiliye döneminde sonraki asırlarda Arabistan olarak anılacak bölgenin sosyolojik yapısını bilmek gerekir.
Cahiliye döneminde Araplar (?) kabileler halinde yaşıyorlardı. Mekke ve Medine’nin yönetimleri kabileler federasyonu halinde idi. Kabile asabiyesi (kabileciliğe dayanan toplum şuuru) her türlü değerin önünde bulunuyordu. Kırsal kesimde yaşayanlar (göçebeler), sosyal hayattan biraz daha uzakta idiler. Gerçekte ise tüm bu kabileler birbirleri ile akraba idiler. Ancak şan-şöhret, iktidar ve güç tutkuları herşeyin önünde idi. İktidar ve güce ulaştıklarında asebiye yeniden canlanıyordu.
O dönemde kullanılan A’rab kelimesinin, şehir yerleşimli kabileler tarafından, göçebeler için kullanıldığı iddia edilmektedir.
Geliniz o dönemi İslâm tarihinden aldığımız örneklerle izah edeşim:
Bu çarpık ifadeyi en güzel açıklayan örnek Abdullah bin Saad olayıdır.
1- Abdullah bin Saad ilk mürted olan (dinden dönen) kişidir. Putpertest iken İslâm’ı kabul etmiş; Medine’ye hicret ederek, vahiy kâtipleri arasına girmiştir. Daha sonra vahiy kâtipliğini ve İslâm’ı bırakarak Mekke’ye ve putperestliğe geri dönmüştür. Bu dönemde açıkça İslâm’ın ve Peygamber Efendimizin aleyhine söylemlerde bulunmuştur. “Ben gelen vahyi yazarken kendimden de sözler yazardım. Esasen bana da vahiy geliyor, ben de benzeri sözleri yazıyordum!” demiştir.
Mekke fethinde, “görüldükleri yerde öldürülmelerine izin verilenler” arasına alındıysa da sütkardeşi Hz. Osman’a sığınarak pişmanlık duyduğunu bildirdi ve affedilmesi için Hz. Peygamber nezdinde şefaatte bulunmasını istedi. Hz. Peygamber, Osman’ın ricası üzerine, kısa bir tereddütten sonra Abdullah’ı affedip biatını kabul etti. Hz. Osman’ın öldürüldüğü yıl, O da öldürülmüştür. (M.S. 656)
Kur’an’ın açık hükümlerine rağmen, mürted olan kişinin affedilmesi asabiyenin göstergesidir. Zira, Cenab-ı Allah, “O kıyâmet gününde bir kısım yüzler pırıl pırıl parlayacak; bir kısım yüzler de kederden simsiyah kesilecektir. Yüzleri simsiyah olanlara: “İmanınızdan sonra tekrar küfre sapmıştınız, değil mi? O halde küfür üzere yürüyüp durmanız sebebiyle tadın bakalım bu azabı!” denilecek.” (Ali İmran 106) ve “Bu ceza, onların Allah ve Rasûlü’ne baş kaldırmaları sebebiyledir. Kim Allah ve Rasûlü’ne baş kaldırırsa şunu bilsin ki, Allah’ın cezalandırması çok şiddetlidir.” (Enfal 13) buyurmuştur.
Hz. Osman, İslâm tarihinin en çok tartışılan halifelerinden biridir. İslâm devletine kabileciliği sokan ve devlet imkânlarını-makamları akrabalarına peşkeş çeken kişi olarak anılır. İdarî makamlara getirdiği akrabalarının suçlarını ve hatalarını örtmekle meşhur olan Hz Osman hilafeti süresince devamlı eleştirilmiş; öldüğünde cenazesi ortada kalmıştır.
Rivayet olunur ki: Hz. Osman’ın cenazesi, hanımı Nâile’nin gayretleriyle çok az kişi tarafından gizlice kaldırıldı. Bazı rivayetlere göre de, cenaze üç gün sonra, iki hanımının yanında üç-on yedi arasında erkek tarafından defnedilmiştir. Mezarı, Cennetü’l Bakî bitişiğindeki Haşşü Kevkeb denilen yere defnedildiği bildirilmektedir. Haşşü Kevkeb kaynaklarda, Yahudi çöplüğü veya mezarlığı olarak anlatılmaktadır. Muâviye b. Ebû Süfyân, halifeliği zamanında onun kabrinin bulunduğu yeri Cennetü’l-Baki’ içine aldırdı.
2- Ümmül Kays’ın muhacirini (Müslüman olan Mekkeli Araplar) ve mal-mülk- hanım için Medine’ye hicret edenleri daha önce yazmıştım. Keza, Hint bin Utbe ve Vahşi’den de söz etmiştik. Hani şu, Hz. Hamza’yı öldürüp ciğerini yiyenler (ısıranlar) ve sonradan Müslüman olduklarında Peygamber Efendimizin gözüm görmesin dedikleri?
3- Ebu Cehil ve Ebu Leheb de Peygamber Efendimizin amcaları idi.
4- Onları sevmemek de imana aykırı mı? Peygamber Efendimizin sevmediklerini biz sevmek mecburiyetinde miyiz?
5- Karısına göz koyduğu sahabenin başını kesip tandırda kızartan ordu komutanıyla çölde gezen bedevilerden hangisi daha üstün sayılır?
6- “Sarhoş valiyi şikayete gelenleri hapse attıran”la, onları “hapisten kurtaran”da Allah aşkı-korkusu aynı olabilir mi?
7- İmam-ı Azam’ı hapse attıran Emevîler ve hapiste ölmesine yol açan Abbasîlerle Ubu Hanife bir mi? Size göre Emevîler ve Abbasîler İmam-ı Azam’dan daha üstün- sevilmesi gereken kişiler mi?
“Yemiyor beyler; kırat terli yemiyor.”
Size inanmıyorum.
…..
Bir de, bazı meal yazarlarının çoğunun ileri sürdüğü Ben-i Esed kabilesi gerekçesi var.
İleri sürülen iddia bire kıtlık yılında Beni Esed’in yardım alabilmek için “Müslüman olmuş” gibi davrandıklarıdır.
Diyelim bir an için doğru. (Gerçeği ve insanın kalbindekini ancak Cenab-ı Allah bilir.)
“Yardım almak için Müslüman olduk” diyen Ben-i Esed’lilerle, “Medine’ye hicret edenlere bahçe-tarla, karı-kız veriyorlarmış” diye “Mekke’den gelen çakalların veya Ümmül Kays’ın aşıkı”nın farkını izah eder misiniz?
…..
Öte yandan…
Sahi siz İslam tarihini biliyor musunuz?
Ben-i Esed’in Peygamber Efendimizle soy açısından ilişkisi var mı?
Beni Esed, Arab-ı bâkiye (soyları devam eden kabileler) grubunun Arab-ı Müsta‘ribe kolundan olup, menşe itibariyle Arap olmayıp sonradan Araplaşan kabilelerin Adnânîler grubuna dahildir.
Evet… Adnaniler… Yani Peygamber Efendimizin soyu…
Yani meallerde yerden yere vurduğunuz Ben-i Esed, peygamber Efendimizin akrabalarından olsuşan bir kabiledir. Dahası kabilenin bir kısmı zaman içerisinde yerleşik hayata geçmiş; (Kureyş, Haşim oğulları ve Ümeyye oğulları gibi); bir kısmı ise göçebe hayata devam etmiştir.
Hadi farz edelim: Ben-i Esed menfaat için Müslüman oldu.
Ben-i Esed’i, Kur’an’da isimleri geçmemesine rağmen meal ve tefsirlere sokup günah keçisi yaparsanız Adnanilerden çıkan diğerlerini nasıl ayıracaksınız?
Peygamber Efendimizin daha yakın akrabaları olan ve hatta kafir olarak ölen Ebu Cehil, Ebu Leheb aynı soydan değiller mi?
Hind, Muaviye ve Yezid de aynı soydan gelmiyorlar mı?
Peygamber Efendimizin torunlarını katledenler onlar değil mi?
Adnanilerden gelen göçebe Ben-i Esed (A’rab) “tu kaka” dolayısıyla suçlu; Ebu Cehil, Ebu Leheb, Hind, Muaviye, Yezid sevilmesi gereken Araplar öyle mi?
“Hadi canım sen de!..”
Konuyu burada kesiyorum.
Ancak din adamlarına-ilahiyatçılara naçizane birkaç tavsiyem olacak.
Kur’an’ı anlamak için tüm bilim adamlarının beraberce oturup tartışarak meal-tefsir yazmaları mutlak gerekliliktir.
1400 sene önce kaydedilmiş ayetlerdeki, “iki denizin suyunun birbirine karışmadığı”, “semanın (atmosferin) koruyucu etkisi” ifadelerini 23. asırda anlayabilmişken; henüz anlayamadığımız ve hele hele sadece dini konulara aşina bilim adamlarının anlamasını beklemek yanlış olacaktır.
Üstelik de yapılan/yapılabilecek olan yanlışlar, Kur’an’a- Allah emirlerine, “yalan” veya “kendi görüşlerini eklemek” olacaktır.
Allah hepimizi böyle hatalardan-günahlardan korusun.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

