Yazı Detayı
18 Aralık 2020 - Cuma 09:16
 
1750’den 2547’ye akademisyen kimliği
Prof. Dr. Kenan Erzurumlu
 
 

Birçok kişi için başlıkta bahsettiğimiz sayılar anlamsız gelebilir. Yüksek öğretimle ilgili olanlarımızın çoğunluğu, 2547’nin yürürlükte olan “yüksek öğretim yasası” olduğunu bilir.

 

1750 ise…

 

Eminim bilenler çok azdır. 12 Eylül döneminde 2547 sayılı yasa çıkmadan önce yürürlükte olan yüksek öğrenim yasasının numarası idi.

 

Aynı dönemde bir de 7307 sayılı yasa vardı. ODTÜ’ni düzenlemişti.

 

Bizim talebeliğimiz 1750 ile geçti. Uzmanlığımı (doktora) da 1750 ile yaptım.  1750 ile üniversitede başsistan oldum. 2547 gelince, başka sebeplerinde etkisi ile ayrılmak zorunda kaldım. Üniversite dışından doçent oldum. On bir yıl sonra üniversiteye döndüm. Yaklaşık 40 yılım üniversite çatısı altında geçti.

 

Üniversitede geçirdiğim her gün yeni bir şeyler öğrendim. Her gün tıraş olmam gerektiğini, çalışma esnasında kot patolon giymemeyi, kareli takım içine düz gömlek giymem gerektiğini, akademik terbiyeyi, akademik konuşma adabını, ders anlatmayı, sunum yapmayı, yazı yazmayı bana hep üniversite öğretti.

 

Tüm bunlara rağmen, “yüksek öğretim yasası”, -numarası ne olursa olsun- hep eleştirildi.

 

Eleştirilerde haklılık payı yok muydu derseniz. Kısmen de olsa, şüphesiz vardı.

 

Amma..

 

Daima, “Gelen gideni arattı.”

 

Kaybeden hep akademik kimlik ve üniversiteler oldu.

 

Bizim talebeliğimizde, “üniversite özerkliği” hep eleştiri konusu idi. O yıllarda yaşanan en temel etkenlerinden biri olarak gösteriliyordu. Şimdi anlıyoruz ki, 1980 öncesi anarşide, üniversite özerkliğinin rolü “dığdığının dığdığı” imiş.

 

“Üniversite özerkliği”ni savunmak için tavır koyan eski rektörler, “akademik kimliğe” daha çok sahipmişler.

 

Kişinin iki dudağı arasında makam koltuğu bulanların, “üniversal değerleri” savunmalarının ve/veya “akademik kimlik” diye kaygılarının ön planda olması mümkün olmuyormuş.

 

(Hemen belirteyim hiçbir şahsı hedef almıyorum. Eleştirdiğim konu “sistemdir.” Yine de yarası olanlar varsa…?)

 

Üniversitelerin yöneticileri nereden çıkıyor?

 

Tabii ki üniversiter (akademik) kimlik sahibi öğretim üyelerinden..

 

“Akademik kimlik sahibi kişiler nasıl yetişiyor?” derseniz…

 

Sıkıntı işte burada…

 

Gelin ben size 1750, 2547 sayılı yasaların ilk dönemleri ve günümüzdeki akademisyen yetişmesinin safhalarını anlatayım. Kararı siz verin.

 

1750’ye göre yüksek öğrenimini tamamlayan talebelerden tebarüz edenler, hocalar tarafından seçilirdi. Açılan kadrolar için imtihana girerler; imtihanda başarılı olanlar mülakata alınırdı. Kürsü kurulunun yaptığı mülakat ve oylamada başarılı olanlar asistan (yüksek lisans öğrencisi) olurdu. Yüksek lisansı tamamlayan öğrenci, jüri önünde sınav vererek; -yeterli görüldüğü takdirde  -yine jüri tarafından değerlendirilerek, doktora programına alınırdı. Derslerini ve tezini tamamlayan doktora öğrencisi, yine jüri tarafından imtihana alınır; başarılı olursa “doktor” unvanı kazanırdı.

 

Doktor (Tıpta uzman) unvanını kazanan kişilerden, -kürsü kurulundaki hocaların kabulü ile-üniversitede kalması uygun görülenler, doktor asistan olarak çalışmaya devam ederlerdi. En az beş yıl süren çalışmaların sonunda tez hazırlanır; doçentlik sınavına girilirdi.

 

Doçentlik sınavı 4 aşamalı olurdu.

 

Önce yabancı dil sınavı, ardından tez tartışması.. Bu iki aşamanın her birinde başarılı olmadan diğerlerine geçilemezdi.

 

Uygulama (laboratuvar-ameliyat gibi), sözlü sınav ve ders anlatma…

 

Tüm bu aşamaları geçen aday, “üniversite doçenti” unvanını kazanırdı. Kadroya atanması için ise, kadro açılması ve profesörler kurulunun onaylaması gerekiyordu. O onaylamada bilimsel yönü kadar adayın sosyal durumu, akademisyen kimliğini taşımaya layık olup olmadığına da bakılırdı.

 

Tüm bu aşamaları geçip doçent kadrosuna atanan aday, en az beş yılını daha araştırmalarla geçirdikten sonra, boş kadro bulunursa profesörlüğe müracaat ederdi.

 

Profesörlük için, önce ikinci bir yabancı dilden sınava girer, bilimsel dosyasını jüriye gönderirdi. Başarılı bulunması halinde, atanması için yine profesörler kuruluna girerdi. Aynen doçentlikte olduğu gibi değerlendirmeye tabi tutulur; bilimsel ve sosyal olarak “profesör” unvanını taşıyıp taşıyamayacağına karar verilirdi.

 

Bu kadar emek-gayret ve denetimden geçtikten sonra üniversite hocası olanların da ağırlığı ona göre olurdu.

 

1750 sayılı yasa için anlattığım tüm bu sistem için yapılan tek eleştiri “kürsü ağalığı” olmuştu. O eleştirinin haklı yönleri yok muydu? derseniz… Şüphesiz vardı.

 

O sebeple 2547 sayılı yasa çıkarıldı.

 

Yasanın amacı, yüksek öğretimin yaygınlaşması, hızla ve çok sayıda öğretim üyesi yetiştirilmesi idi.

 

Bu amaçla çok sayıda üniversite açıldı. Öğretim üyesi ihtiyacını karşılamak için kaliteden taviz verildi.

 

Yardımcı doçentlik gibi bir ucube öğretim üyeliği ihdas edilerek, rektörlerin yetkisine bırakıldı.  Hatta bir dönem doktor unvanını yeni kazananlar birkaç hafta içinde işlemleri tamamlanarak öğretim üyesi oldular. Dahası yine bir dönem doçentlik için bekleme süresi kaldırılarak, doktor-uzman unvanı kazanan bazı kişiler birkaç ayda doçent oldular. (Meşhur bir valinin kızı örnektir.)

 

Yardımcı doçentlik, rektör seçimleri için oy kaynağı olarak kullanıldı.

 

Doçentlikte tez kaldırılarak “özgün araştırma” adı altında ucube bir şart kondu.

 

Sınavlar merkezileştirildi. Yabancı dil ve asistanlık sınavları merkezden yapılır olmuştu. Psikolojik, bedeni veya kabiliyet olarak yetersiz olan birçok genç, uygun olmadığı kadrolara atanabiliyordu. Hiç tanımadığını kişi asistan olarak karşınıza geliyor; bir kısmı, -uyum sağlayamadığından- birkaç ay sonra terk ediyordu.

 

Zaman içerisinde doçentlik sınavlarındaki uygulama-laboratuvar-ameliyat aşamaları kaldırıldı.

 

Artık akademik unvanların alınması-verilmesinde sosyal-siyasi torpiller de etken olmaya başlamıştı.

 

Son yıllarda ise…

 

Doçentlik sınavlarında sözlü de kaldırıldı. Çalışmalar YÖK’e gönderiliyor. YÖK jüri tespit ederek onlara gönderiyor. 3-5 ay sonra doçent olup olmadığınız size e-posta ile bildiriliyor. (Jürilere seçilen akademisyenlerin durumu da ayrı bir sıkıntıdır.)

 

Bu sistemle, söz gelimi bedeni-akli hastalığı olan, eli bistüri tutamayacak kişiler bile genel cerrahi hocası olabiliyor.

 

BÖYLE OLUNCA… AKADEMİK SEVİYE GÜN BE GÜN DÜŞÜYOR.

AĞZINDAN ÇIKANI KULAĞI DUYMAYA BİR SÜRÜ AKADEMİSYEN HALT KARIŞTIRAN AÇIKLAMALAR YAPIYOR.

 

Onlardan birisi yakın zamanda yapılan bir televizyon programında tüm akademik camiayı ve üniversiteleri rencide eden bir laf etmiş: “Sayın Cumhurbaşkanımız da vurguladı. Neredeyse fuhuş evleri…” 

 

Adam tarihçi imiş.. Sordum soruşturdum. Söylenenlerin hepsini -aynen yazmam- hukuken mümkün değil.

 

Ama örnekleyeyim.

 

Adam aklını “fuhuş”a takmış. Kafası belden aşağı çalışıyor. Belden yukarı çıkınca saçmalıyor.

 

Örnek mi?

 

10 Temmuz 2020’de Ayasofya ile ilgili açıklama yapmış: “Camide Fahişe olur mu? Fakat, İKONLAR ortadan kaldırılmazsa Fatihin Emaneti Ayasofya, Fahişe ZOE ile Fahişenin sergilendiği Dünyadaki ilk cami olacak. Bu yönüyle emanetine saygısızlık yaptığımız Fatihin, ortadan kaldırdığı İKON yani PUTLARI koruma saçmalığına bir son verin artık.”

 

Adam tarihçi ya.. Lozan üzerinden de gündeme gelmesi kaçınılmaz fırsat: 1 Ekim 2016’da ki açıklamasında Lozan’ın zafer olmadığını söylemiş: “Batum, Kıbrıs, Musul-Kerkük, Kuzey Suriye ve Uşi Antlaşmasıyla bize bağlı olan Adalar’ın kaybı zafer midir? Osmanlı borçlarının, boğazlar meselesinin Türkiye’nin aleyhine sonuçlanması zafer midir? Bunların hangisi zaferdir? Lozan, bir bakıma bunların teslimiyetinin onaylanması manasını da içerir. Bu anlaşmayla, topraklarımızın teslim edilmesini onaylamış olduk. Üzerinde hakkımız olan toprakların hepsi gitti, hepsini kaybettik.”

 

Ve 20 Ocak 2020’de ki açıklaması ise, tek kelime ile “tüy dikmiş”: “… GOOGLE’I İLK KULLANAN, İLK İCAT EDEN SULTAN ABDULHAMİD HAN’DIR. Gidemiyor, ulaşım imkânları yok, gitse sorun olacak payitahtta. Ne yapıyor; fotoğrafını çektiriyor, izliyor. Oradan bir şey üretiyor. Google’ın ilk mucidi bu anlamda Sultan Abdülhamid Han’dır.”

 

Bu adamın isminin önünde “profesör yazıyor.

 

Vallahi hocalığımdan utandım.

 

Aklıma-dilimin ucuna gelenleri yazsam “hakaret” sayılır.

 

Yazımı Fuzuli’ye atfedilen şiirle bağlayayım:

 

“Mey biter; saki kalır.

Her renk solar haki kalır.

Tahsil insanın cehlin alsa da,

hamurunda varsa eşeklik, baki kalır”

 

(Bu şiirin, dil ve üslup olarak, Fuzuli’ye ait olamayacağını düşünüyorum.)

 
Etiketler: 1750’den, 2547’ye, akademisyen, kimliği,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
04 Aralık 2020
Bir Avukat Hanım’a Açık Mektup
12 Kasım 2020
Aydının Sorumluluğu ve Popülizm
10 Kasım 2020
Karılar Çıldırdı
09 Kasım 2020
Şuşa ve Karabağ’dan Sonrası…
04 Kasım 2020
Kuşa Bak!
23 Ekim 2020
Türk Milliyetçileri ve FETÖ
22 Ekim 2020
Ümit Özdağ ve İYİP
15 Ekim 2020
Azerbaycan; Azerbaycan…
08 Ekim 2020
Anal Fissür ve Tedavisi
28 Eylül 2020
Sağlıkçılara Şiddet ve Geleceği
31 Ağustos 2020
Biz Türk’üz; Bize Bir Şey Olmaz (!)…
24 Ağustos 2020
Bu Nasıl Hayvanseverlik?
21 Temmuz 2020
Ayasofya Tartışmalarına Dair: III
16 Temmuz 2020
Ayasofya Tartışmalarına Dair: II
13 Temmuz 2020
Ayasofya Tartışmalarına Dair: I
11 Temmuz 2020
Ayasofya ve Kin Kapısı
13 Şubat 2020
Müslümanların Hâl-i Pürmelali…
25 Aralık 2019
Türkçülük, Ülkücülük ve Türk Milliyetçiliği
17 Aralık 2019
Şathiyeler ve Mevlana…
10 Aralık 2019
Mezhepler ve Tarîkatlar Üzerine: III
05 Aralık 2019
Mezhepler ve Tarîkatlar Üzerine: II
03 Aralık 2019
Mezhepler ve Tarîkatlar Üzerine: I
26 Kasım 2019
Yallah, Ya Hacı!... Mecbur muyum Ben Sana?
19 Kasım 2019
Esnaf Ahlakı Üzerine…
12 Kasım 2019
Atatürk, 10 Kasım ve Diyanet
07 Kasım 2019
Doymadım Nehri, Sinvat Köprüsü, Sırat Köprüsü ve Yaratılış Üzerine…
05 Kasım 2019
Babasız Doğanlar ve İnançlar
31 Ekim 2019
Hikmet-Himmet-Nimet ve Zamane Şıhları
24 Ekim 2019
Çok Şükür! VİP Hamamı da Gördük..
22 Ekim 2019
Şu Bizimkilerin Nazım Hayranlığı.. V (Son)
17 Ekim 2019
Şu Bizimkilerin Nazım Hayranlığı.. IV
15 Ekim 2019
Şu Bizimkilerin Nazım Hayranlığı III
10 Ekim 2019
Şu Bizimkilerin Nazım Hayranlığı.. II
08 Ekim 2019
Şu Bizimkilerin Nazım Hayranlığı..
01 Ekim 2019
Tarih Bilimi ve Türklük
24 Eylül 2019
Tarihin Başlangıcı, Çağları ve İnsanlık
19 Eylül 2019
Tarih Bilimi Açısından Irk Gerçeği
13 Eylül 2019
Biyolojik Açıdan Irk
10 Eylül 2019
ANTROPOLOJİK açıdan IRK:6
05 Eylül 2019
ANTROPOLOJİK açıdan IRK:5
03 Eylül 2019
Antropolojik Açıdan Irk:4
29 Ağustos 2019
ANTROPOLOJİK açıdan IRK:3
27 Ağustos 2019
ANTROPOLOJİK açıdan IRK: 2
23 Ağustos 2019
Tabuları yıkacağız!
21 Ocak 2019
Yol Arkadaşları
17 Ocak 2019
Siyaset - Para ilişkisi ve Ülkücüler
31 Ekim 2018
'The Khashoggi's Story': II
29 Ekim 2018
'The Khashoggi's Story': I
24 Ekim 2018
Hoş geldin, papaz efendi! Bizim de diyeceklerimiz vardı!
22 Ekim 2018
SARI UYGURLARA SELAMIMDIR
17 Ekim 2018
ÇOCUK!...
15 Ekim 2018
Davada hata, yolda kusur yok! Bozukluk başlarda...
10 Ekim 2018
Ilımlı milliyetçilik, Türk Ocakları ve Bir BÖYYÜK LİDER(!)
08 Ekim 2018
1999 Seçimleri
03 Ekim 2018
Cennetlik Kadınlar-2018
01 Ekim 2018
Bir atasözü ve düşündürdükleri
26 Eylül 2018
Saygısız bir toplum olduk
24 Eylül 2018
Bir resim, bir olay...
19 Eylül 2018
Yörgüç Rüstem Paşa Cami
17 Eylül 2018
Çilehane Cami
12 Eylül 2018
Medreseönü Cami
10 Eylül 2018
Merzifon ve Camileri…
06 Eylül 2018
Ah bu CHP'liler
05 Eylül 2018
Merhaba dostlar,
05 Eylül 2018
MHP ve IYI: I
05 Eylül 2018
MHP ve IYI: II
05 Eylül 2018
MHP ve IYI: III
05 Eylül 2018
MHP ve IYI: IV
05 Eylül 2018
MHP ve IYI: V
05 Eylül 2018
MHP ve IYI: VI
05 Eylül 2018
MHP ve IYI: VI
05 Eylül 2018
Gidenlerin Ardından: I
05 Eylül 2018
Gidenlerin Ardından: II
05 Eylül 2018
AB, ABD ve Ortadoğu: I
05 Eylül 2018
AB, ABD ve Ortadoğu: II
05 Eylül 2018
Türkiye ve Ortadoğu: III
05 Eylül 2018
Türkiye ve Ortadoğu: IV
05 Eylül 2018
Bir resim ve ötesi...
05 Eylül 2018
E-devlet, soyağacı ve Türk kimliği
05 Eylül 2018
Edevlet, soyağacı ve Türk kimliği: II
05 Eylül 2018
Edevlet, soyağacı ve Türk kimliği: III
05 Eylül 2018
OMÜ'nün 2,5 milyonu nereye gitti?
05 Eylül 2018
Deli Dumrul'dan Yemen Türküsü'ne
05 Eylül 2018
Ekonomik milliyetçilik mi dediniz....
05 Eylül 2018
Milli sermaye üzerine: I
05 Eylül 2018
Milli sermaye üzerine: II
05 Eylül 2018
Milli sermaye üzerine: III
05 Eylül 2018
Afrindeyiz!
05 Eylül 2018
Çok şükür; BİMER ve CİMER var!
05 Eylül 2018
BİMER, CİMER ve SABİM var!
05 Eylül 2018
Sağlık sistemimiz üzerine: I
05 Eylül 2018
Sağlık sistemimiz üzerine: II
05 Eylül 2018
Sağlık sistemimiz üzerine: III
05 Eylül 2018
Sağlık sistemimiz üzerine: IV
05 Eylül 2018
Sağlık sistemimiz üzerine: V
05 Eylül 2018
Sağlık sistemimiz üzerine: VI
05 Eylül 2018
Güncele bakalım....
05 Eylül 2018
Şair Eşref'i anarken
05 Eylül 2018
Seçimler yaklaşırken...
05 Eylül 2018
Erzurumlu Akşener için imza verdi
05 Eylül 2018
Akşener ve FETÖ üzerine!
05 Eylül 2018
Seçimler, Anketler ve Basın....
05 Eylül 2018
Sayın Akşener'in manifestosu...
05 Eylül 2018
Bozulus Türkmenleri
05 Eylül 2018
Aşiretler üzerine 
05 Eylül 2018
OMÜ'nün FETÖ'cüleri
05 Eylül 2018
Aziz Yıldırım olayı ve sosyal boyutu
05 Eylül 2018
Anketler, saha araştırmaları ve toplum mühendisliği
05 Eylül 2018
Orhan Türkdoğan Hoca'nın kitabı
05 Eylül 2018
Tuzun koktuğu yer!
05 Eylül 2018
Ahhhh...... Minel Aşk!
05 Eylül 2018
Alparslan Türkeş'ten liderlik dersleri!
05 Eylül 2018
Şeyh Said İsyanı: I
05 Eylül 2018
Şeyh Said İsyanı: II
05 Eylül 2018
Şeyh Said İsyanı: III
05 Eylül 2018
Ortadoğu jeopolitiği ve Güney Doğu sorunmuz
05 Eylül 2018
Biraz da gülelim….
05 Eylül 2018
Yaşadıklarımdan...
05 Eylül 2018
Yaşadıklarımdan: II
05 Eylül 2018
And olsun!
05 Eylül 2018
And olsun! (2)
05 Eylül 2018
IYI Parti ve Akşener
05 Eylül 2018
İYİ Parti ve Akşener: II
05 Eylül 2018
Ülkücülere sözüm var!
05 Eylül 2018
Yüksek Öğretim sorunumuz üzerine:I
05 Eylül 2018
Yüksek Öğretim sorunumuz üzerine:II
05 Eylül 2018
Yüksek Öğretim sorunumuz üzerine:III
05 Eylül 2018
Yüksek Öğretim sorunumuz üzerine: IV
05 Eylül 2018
Yüksek Öğretim sorunumuz üzerine: V
05 Eylül 2018
Yüksek Öğretim sorunumuz üzerine: VI
05 Eylül 2018
Kısa kısa kıssalar: I
05 Eylül 2018
Kısa Kısa Kıssalar: II
04 Eylül 2018
Kısa Kısa Kıssalar: III
Haber Yazılımı