Haber Detayı
18 Aralık 2020 - Cuma 09:17
 
1750’den 2547’ye akademisyen kimliği
GÜNDEM Haberi
1750’den 2547’ye akademisyen kimliği

Birçok kişi için başlıkta bahsettiğimiz sayılar anlamsız gelebilir. Yüksek öğretimle ilgili olanlarımızın çoğunluğu, 2547’nin yürürlükte olan “yüksek öğretim yasası” olduğunu bilir.

 

1750 ise…

 

Eminim bilenler çok azdır. 12 Eylül döneminde 2547 sayılı yasa çıkmadan önce yürürlükte olan yüksek öğrenim yasasının numarası idi.

 

Aynı dönemde bir de 7307 sayılı yasa vardı. ODTÜ’ni düzenlemişti.

 

Bizim talebeliğimiz 1750 ile geçti. Uzmanlığımı (doktora) da 1750 ile yaptım.  1750 ile üniversitede başsistan oldum. 2547 gelince, başka sebeplerinde etkisi ile ayrılmak zorunda kaldım. Üniversite dışından doçent oldum. On bir yıl sonra üniversiteye döndüm. Yaklaşık 40 yılım üniversite çatısı altında geçti.

 

Üniversitede geçirdiğim her gün yeni bir şeyler öğrendim. Her gün tıraş olmam gerektiğini, çalışma esnasında kot patolon giymemeyi, kareli takım içine düz gömlek giymem gerektiğini, akademik terbiyeyi, akademik konuşma adabını, ders anlatmayı, sunum yapmayı, yazı yazmayı bana hep üniversite öğretti.

 

Tüm bunlara rağmen, “yüksek öğretim yasası”, -numarası ne olursa olsun- hep eleştirildi.

 

Eleştirilerde haklılık payı yok muydu derseniz. Kısmen de olsa, şüphesiz vardı.

 

Amma..

 

Daima, “Gelen gideni arattı.”

 

Kaybeden hep akademik kimlik ve üniversiteler oldu.

 

Bizim talebeliğimizde, “üniversite özerkliği” hep eleştiri konusu idi. O yıllarda yaşanan en temel etkenlerinden biri olarak gösteriliyordu. Şimdi anlıyoruz ki, 1980 öncesi anarşide, üniversite özerkliğinin rolü “dığdığının dığdığı” imiş.

 

“Üniversite özerkliği”ni savunmak için tavır koyan eski rektörler, “akademik kimliğe” daha çok sahipmişler.

 

Kişinin iki dudağı arasında makam koltuğu bulanların, “üniversal değerleri” savunmalarının ve/veya “akademik kimlik” diye kaygılarının ön planda olması mümkün olmuyormuş.

 

(Hemen belirteyim hiçbir şahsı hedef almıyorum. Eleştirdiğim konu “sistemdir.” Yine de yarası olanlar varsa…?)

 

Üniversitelerin yöneticileri nereden çıkıyor?

 

Tabii ki üniversiter (akademik) kimlik sahibi öğretim üyelerinden..

 

“Akademik kimlik sahibi kişiler nasıl yetişiyor?” derseniz…

 

Sıkıntı işte burada…

 

Gelin ben size 1750, 2547 sayılı yasaların ilk dönemleri ve günümüzdeki akademisyen yetişmesinin safhalarını anlatayım. Kararı siz verin.

 

1750’ye göre yüksek öğrenimini tamamlayan talebelerden tebarüz edenler, hocalar tarafından seçilirdi. Açılan kadrolar için imtihana girerler; imtihanda başarılı olanlar mülakata alınırdı. Kürsü kurulunun yaptığı mülakat ve oylamada başarılı olanlar asistan (yüksek lisans öğrencisi) olurdu. Yüksek lisansı tamamlayan öğrenci, jüri önünde sınav vererek; -yeterli görüldüğü takdirde  -yine jüri tarafından değerlendirilerek, doktora programına alınırdı. Derslerini ve tezini tamamlayan doktora öğrencisi, yine jüri tarafından imtihana alınır; başarılı olursa “doktor” unvanı kazanırdı.

 

Doktor (Tıpta uzman) unvanını kazanan kişilerden, -kürsü kurulundaki hocaların kabulü ile-üniversitede kalması uygun görülenler, doktor asistan olarak çalışmaya devam ederlerdi. En az beş yıl süren çalışmaların sonunda tez hazırlanır; doçentlik sınavına girilirdi.

 

Doçentlik sınavı 4 aşamalı olurdu.

 

Önce yabancı dil sınavı, ardından tez tartışması.. Bu iki aşamanın her birinde başarılı olmadan diğerlerine geçilemezdi.

 

Uygulama (laboratuvar-ameliyat gibi), sözlü sınav ve ders anlatma…

 

Tüm bu aşamaları geçen aday, “üniversite doçenti” unvanını kazanırdı. Kadroya atanması için ise, kadro açılması ve profesörler kurulunun onaylaması gerekiyordu. O onaylamada bilimsel yönü kadar adayın sosyal durumu, akademisyen kimliğini taşımaya layık olup olmadığına da bakılırdı.

 

Tüm bu aşamaları geçip doçent kadrosuna atanan aday, en az beş yılını daha araştırmalarla geçirdikten sonra, boş kadro bulunursa profesörlüğe müracaat ederdi.

 

Profesörlük için, önce ikinci bir yabancı dilden sınava girer, bilimsel dosyasını jüriye gönderirdi. Başarılı bulunması halinde, atanması için yine profesörler kuruluna girerdi. Aynen doçentlikte olduğu gibi değerlendirmeye tabi tutulur; bilimsel ve sosyal olarak “profesör” unvanını taşıyıp taşıyamayacağına karar verilirdi.

 

Bu kadar emek-gayret ve denetimden geçtikten sonra üniversite hocası olanların da ağırlığı ona göre olurdu.

 

1750 sayılı yasa için anlattığım tüm bu sistem için yapılan tek eleştiri “kürsü ağalığı” olmuştu. O eleştirinin haklı yönleri yok muydu? derseniz… Şüphesiz vardı.

 

O sebeple 2547 sayılı yasa çıkarıldı.

 

Yasanın amacı, yüksek öğretimin yaygınlaşması, hızla ve çok sayıda öğretim üyesi yetiştirilmesi idi.

 

Bu amaçla çok sayıda üniversite açıldı. Öğretim üyesi ihtiyacını karşılamak için kaliteden taviz verildi.

 

Yardımcı doçentlik gibi bir ucube öğretim üyeliği ihdas edilerek, rektörlerin yetkisine bırakıldı.  Hatta bir dönem doktor unvanını yeni kazananlar birkaç hafta içinde işlemleri tamamlanarak öğretim üyesi oldular. Dahası yine bir dönem doçentlik için bekleme süresi kaldırılarak, doktor-uzman unvanı kazanan bazı kişiler birkaç ayda doçent oldular. (Meşhur bir valinin kızı örnektir.)

 

Yardımcı doçentlik, rektör seçimleri için oy kaynağı olarak kullanıldı.

 

Doçentlikte tez kaldırılarak “özgün araştırma” adı altında ucube bir şart kondu.

 

Sınavlar merkezileştirildi. Yabancı dil ve asistanlık sınavları merkezden yapılır olmuştu. Psikolojik, bedeni veya kabiliyet olarak yetersiz olan birçok genç, uygun olmadığı kadrolara atanabiliyordu. Hiç tanımadığını kişi asistan olarak karşınıza geliyor; bir kısmı, -uyum sağlayamadığından- birkaç ay sonra terk ediyordu.

 

Zaman içerisinde doçentlik sınavlarındaki uygulama-laboratuvar-ameliyat aşamaları kaldırıldı.

 

Artık akademik unvanların alınması-verilmesinde sosyal-siyasi torpiller de etken olmaya başlamıştı.

 

Son yıllarda ise…

 

Doçentlik sınavlarında sözlü de kaldırıldı. Çalışmalar YÖK’e gönderiliyor. YÖK jüri tespit ederek onlara gönderiyor. 3-5 ay sonra doçent olup olmadığınız size e-posta ile bildiriliyor. (Jürilere seçilen akademisyenlerin durumu da ayrı bir sıkıntıdır.)

 

Bu sistemle, söz gelimi bedeni-akli hastalığı olan, eli bistüri tutamayacak kişiler bile genel cerrahi hocası olabiliyor.

 

BÖYLE OLUNCA… AKADEMİK SEVİYE GÜN BE GÜN DÜŞÜYOR.

AĞZINDAN ÇIKANI KULAĞI DUYMAYA BİR SÜRÜ AKADEMİSYEN HALT KARIŞTIRAN AÇIKLAMALAR YAPIYOR.

 

Onlardan birisi yakın zamanda yapılan bir televizyon programında tüm akademik camiayı ve üniversiteleri rencide eden bir laf etmiş: “Sayın Cumhurbaşkanımız da vurguladı. Neredeyse fuhuş evleri…” 

 

Adam tarihçi imiş.. Sordum soruşturdum. Söylenenlerin hepsini -aynen yazmam- hukuken mümkün değil.

 

Ama örnekleyeyim.

 

Adam aklını “fuhuş”a takmış. Kafası belden aşağı çalışıyor. Belden yukarı çıkınca saçmalıyor.

 

Örnek mi?

 

10 Temmuz 2020’de Ayasofya ile ilgili açıklama yapmış: “Camide Fahişe olur mu? Fakat, İKONLAR ortadan kaldırılmazsa Fatihin Emaneti Ayasofya, Fahişe ZOE ile Fahişenin sergilendiği Dünyadaki ilk cami olacak. Bu yönüyle emanetine saygısızlık yaptığımız Fatihin, ortadan kaldırdığı İKON yani PUTLARI koruma saçmalığına bir son verin artık.”

 

Adam tarihçi ya.. Lozan üzerinden de gündeme gelmesi kaçınılmaz fırsat: 1 Ekim 2016’da ki açıklamasında Lozan’ın zafer olmadığını söylemiş: “Batum, Kıbrıs, Musul-Kerkük, Kuzey Suriye ve Uşi Antlaşmasıyla bize bağlı olan Adalar’ın kaybı zafer midir? Osmanlı borçlarının, boğazlar meselesinin Türkiye’nin aleyhine sonuçlanması zafer midir? Bunların hangisi zaferdir? Lozan, bir bakıma bunların teslimiyetinin onaylanması manasını da içerir. Bu anlaşmayla, topraklarımızın teslim edilmesini onaylamış olduk. Üzerinde hakkımız olan toprakların hepsi gitti, hepsini kaybettik.”

 

Ve 20 Ocak 2020’de ki açıklaması ise, tek kelime ile “tüy dikmiş”: “… GOOGLE’I İLK KULLANAN, İLK İCAT EDEN SULTAN ABDULHAMİD HAN’DIR. Gidemiyor, ulaşım imkânları yok, gitse sorun olacak payitahtta. Ne yapıyor; fotoğrafını çektiriyor, izliyor. Oradan bir şey üretiyor. Google’ın ilk mucidi bu anlamda Sultan Abdülhamid Han’dır.”

 

Bu adamın isminin önünde “profesör yazıyor.

 

Vallahi hocalığımdan utandım.

 

Aklıma-dilimin ucuna gelenleri yazsam “hakaret” sayılır.

 

Yazımı Fuzuli’ye atfedilen şiirle bağlayayım:

 

“Mey biter; saki kalır.

Her renk solar haki kalır.

Tahsil insanın cehlin alsa da,

hamurunda varsa eşeklik, baki kalır”

 

(Bu şiirin, dil ve üslup olarak, Fuzuli’ye ait olamayacağını düşünüyorum.)

Kaynak: () - SAMSUN ETİK HABER Editör:
Etiketler: 1750’den, 2547’ye, akademisyen, kimliği,
Yorumlar
Haber Yazılımı